Dünyayı Sömüren Para Düzeni: Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS)
Dünyada Müslümanlar kadar zulüm gören başka bir topluluk olmamasına rağmen Müslümanlar kadar celladına aşık oluş gibi kendi düşmanlarını kendi eli ile besleyen başka bir topluluk da bulunmamaktadır.
Daha önce TROY meselesinde ödeme sistemleri ile düşmanını beslemek hususunda da benzer hususlara değinmiş ve yerli ve milli ödeme sistemi olan TROY’u kullanmanın, bunun ülkemiz başta olmak üzere tüm İslam aleminde ve dünyada yaygınlaşması için gerekli çabanın göstermenin önemini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.
Bugün ise Borca Dayalı Para Sitemi (BDPS) ile yapılan sömürüyü dilimiz döndüğünce oldukça basit bir şekilde anlatmaya ve vaktimiz kalırsa da çözüm önerileri geliştirmeye çalışacağız.
BORCA DAYALI PARA SİSTEMİ NEDİR?
Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) kısaca, günümüz modern ekonomilerinde paranın büyük bir kısmının Merkez Bankaları yerine ticari bankalar tarafından borç verme (kredi) süreciyle üretildiği ve piyasadaki para arzının temelinde borç ilişkisinin yattığı finansal düzeni ifade etmektedir.
BDPS’de para üretimi bankalar üzerinden gerçekleşmektedir. Bu sistemde paranın üretilebilmesi, ekonominin büyümesi ve yatırımların yapılabilmesi için faiz ile sürekli borçlanmak gerekmektedir. Diğer bir ifade ile BDPS’de bankalar para üretmek için kredi veya başka adlar altında sürekli kişilere veya şirketlere borç vermek zorundadır. Para üretimi kaydi olarak yapılmakta, bankalar kendilerine yatırılan mevduatı borç olarak kayıt altına alırken, bu paranın bir kısmını rezerv veya zorunlu karşılık olarak bırakıp, arta kalan kısmı yine kaydi olarak kredi vererek alacak hanelerine yazmakta ve piyasaya kaydi para enjekte etmektedirler.
Mevcut sistemde piyasada bulunan gerçek para miktarı, bankaların kredilendirme sonucu kaydi olarak ürettiği paradan çok daha az olduğundan, istense de borcun tamamı mevcut para miktarıyla ödenememektedir. Çünkü piyasada dönen paranın %95’i bankalar tarafından kaydi olarak üretilen fiktif paradan oluşmaktadır.
Sonuçta ya daha fazla borçlandırma ile geçici olarak çarkı çevirmek veya insanların mal ve varlıklarının bankacılara (daha doğrusu tefecilere) devri söz konusu olmaktadır. Diğer bir ifade ile bu sistemde eninde sonunda reel sektörden finans sektörüne servet transferi gerçekleşmekte, tefeciler servetlerine servet katarken halk fakirleşmektedir.
İsterseniz ne demek istediğimizi basit bir örnekle göstermeye çalışalım. Borca Dayalı Para Sisteminde Merkez Bankası 100 TL basarak bunu bankalara belli bir faiz oranı üzerinden (örneğin %10) borç olarak verir. Basılan para 100 TL olmasına karşılık Bankalardan talep edilen para 110 TL’dir. Piyasada bu kadar para olmadığı için bankaların bu parayı ödemeleri için almış oldukları parayı kredilendirme yoluyla şirketlere veya insanlara borç vermesi gerekmektedir. Piyasa faizinin %20 olduğunu varsaydığımızda bankalar piyasaya 100 TL vermesine rağmen 120 TL talep etmektedirler. Piyasada Merkez Bankası tarafından piyasaya sürülen para miktarı hala 100 TL’dir. Bu kadar para piyasada olmadığına göre sistemin çarklarının dönebilmesi için aynı borçlandırma mekanizmasının bankalar tarafından sürekli devam ettirilmesi ve sürekli birileri borçlanırken diğerlerinin faiz geliri etmesi gerekmektedir.
Ancak matematiksel olarak bu borçlandırma işlemlerinin bir sınırı bulunmaktadır. Bu sınır ise ekonomilerin krize girdikleri ve servet transferinin gerçekleştirildiği noktadır. Borçlanan kişiler piyasadan borçlanamadıkları ve de piyasada gerçekte bu kadar para bulunmadığı için insanlar borçlarını ödemek için ellerinde bulunan mallarını ve servetlerini alacaklılarına (yani tefeci finans kurumlarına) devretmek zorunda kalmaktadırlar.
Basit olarak yukarıda anlattığımız Borca Dayalı Para Sistemindeki (BDPS) çarpıklıkların dünyayı ne hale getirdiğini görmek için reel dünyadaki verilere bakmak yeterlidir. 2025 yılı sonu itibariyle dünyanın GSYH 110 trilyon Dolar civarında iken son açıklanan verilere göre bu yılın ilk çeyreğinde dünyanın borcu 348,3 Trilyon Dolara ulaşmıştır. Gelişmiş ekonomilerin toplam borcu geçen yılın sonunda 231,7 trilyon dolar olarak hesaplanırken, gelişmekte olan ülkelerde toplam borç 116,6 trilyon dolardır. Küresel borcun dağılımına bakıldığında, hanehalkına ait borçlar geçen yılın dördüncü çeyreğinde 64,6 trilyon dolara, finansal olmayan şirketlere ait borçlar 100,6 trilyon dolara, kamu borçları 106.7 trilyon dolara ve finansal sektör borçları 76,4 trilyon dolara yükselmiştir. 2025 yılında gelişmekte olan ülkelerde borcun GSYH’ye oranı yükselmeye devam etmiş ve % 235’in üzerine çıkarak rekor tazelemiştir. Küresel borcun Dünya Gayri Safi Yurt İçi Hasılasına (GSYH) oranı ise 2025’te yaklaşık %308’e çıkmıştır. Diğer bir ifade ile bütün dünyada üretilen mal ve hizmetlerin 1 kuruşuna dahi dokunmadan borç ödemesi için kullansak maalesef bu tefecilere borcumuzu 3 yılda bile ödeyemiyoruz!
Görüleceği üzere, bu sistemde herkes borçludur ve zengin daha zengin olurken fakir gün geçtikçe daha da fakirleşmektedir. Bunu en net şekilde uluslararası kuruluşların yayınlamış oldukları raporlarda görebilmekteyiz. Oxfam ve World Inequality Report 2026 verilerine göre;
* Dünyanın en zengin 12 milyarderinin toplam serveti, dünya nüfusunun en yoksul yarısını oluşturan yaklaşık 4,1 milyar insanın toplam servetinden daha fazladır.
* Dünya nüfusunun en yoksul %50’lik kesimi, toplam küresel servetin yalnızca %0,52 ile %0,75’ine (yani binde 5,2 ile binde 7,5’ine) sahiptir. Buna karşılık en zengin %1’lik kesim küresel servetin yaklaşık yarısını kontrol etmektedir.
* Milyarderlerin serveti son bir yılda 2,5 Trilyon dolar artmıştır, bu artış miktarı tek başına insanlığın en yoksul yarısının sahip olduğu toplam servete eşittir.
Milyarderlerin serveti artarken, ironik bir şekilde orta kesim başta olmak üzere insanların birçoğunun ekonomik durumu geriye gitmiş, hayat pahalılığından ve de servet transferinden olumsuz yönde etkilenmiştir.
Görüleceği üzere tüm dünyada devletler, şirketler ve insanlar gırtlağına kadar borca batmış durumdadır. Herkes borçlu tamam da alacaklılar kim? Alacaklıların kim olduğunu bilebilmek için zenginlerin kim olduğuna bakmak yeterlidir. Burada dikkat çeken husus bu zenginlerin neredeyse tamamının ya Yahudi olması veya Yahudi sermayedarlarla girift ilişkisinin olmasıdır. Sadece bu durum bile üzerinde düşünülmesi gereken ve bu azgın azınlığa karşı tedbir alınmasını gerektiren bir husustur.
Bugün (Epstein olayında da açıkça görüldüğü gibi) bu şer odaklarının beslendiği ana alan mevcut para ve ekonomik sistem olup, bütün pis işlerini ve ifsat hareketlerini paranın gücünü kullanarak yapmaktadırlar. ABD Merkez Bankası FED’in kontrolünü 1913 yılında şaibeli bir olayla ele geçirdikten sonra Rockefeller’in “Para basma yetkisi ben de olduktan sonra iktidarın kimde olduğu benim için önemli değil” şeklinde ki sözleri de sistemi ele geçirmenin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.
Fakat ne acıdır ki insanlar ve devletler bu çarpık duruma itiraz edeceklerine tam tersine sistemi kendi elleri ile beslemekte, tabiri caiz ise kendi düşmanlarının değirmenine gönüllü olarak su taşımaktadırlar.
Devletler sözüm ona ülke kalkınması adına sermaye birikimi sağlayabilmek için kalkınma modellerini genellikle borca dayalı para sistemini besleyecek şekilde kurmaktadırlar. Bugün devletimizin de sürekli paranızı ve birikimlerinizi yastık altında tutmayın, sisteme sokarak kalkınmaya katkıda bulunun sözleri de ilk bakışta masum ve memleket için faydalı gibi gözükse de makro bakış açısıyla bakıldığında "vatandaşa üretim odaklı, helal bir gelir etme imkânı sağlanmadığı sürece", maalesef bu Yahudi tefecilerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramamaktadır.
Devletler ekonomiyi büyütmek için sürekli sermaye birikimi oluşturma çabasıyla modeller geliştirerek sistemi beslerken, benzer şekilde insanlar da bireysel olarak kendilerini koruma güdüsüyle bankaya para yatırarak veya faizli alanlarda işlem tesis ederek sistemi beslemektedirler. Böylelikle devletler ekonomi büyüttüklerini, insanlar da faiz elde ederek para kazandıklarını veya en azından paralarının değerini koruduklarını düşünmektedir. Oysa ki bu durum geçici bir illüzyondan başka bir şey değildir. Sisteme değişik şekillerde odun taşımak toplumsal refahı arttırmamakta, tam tersine toplumdaki gelir dağılımını daha da bozarak zengini daha zengin yaparken fakiri tefeciler karşısında daha da fakirleştirmektedir.
Bunun daha iyi anlaşılması için isterseniz bir banka üzerinden durumu açıklayalım. Bir ticari bankanın 1.000.000 (bir milyon) hesap sahibi (mudisi) olduğunu ve her mudinin de bankada eşit olarak 100 TL’si olduğunu düşünelim. Banka, mudilerinin parasını %50 faiz ile piyasaya borç versin ve elde etmiş olduğu faiz gelirinin 45 TL’sini mudilere vererek, 5 TL’sini kurum kazancı olarak kendisine alsın. Böyle bir durumda bireysel olarak baktığımızda her mudi elde edilen faizin %90’nına tekabül eden 45 TL kazanmış ve pastanın büyük çoğunluğunu almış gözükmektedir. Ancak bankanın 1.000.000 mudisi olduğundan ve her bir mudisinden 5 TL kazandığından toplamda 5.000.000 TL kazanmış olmaktadır. Yani bankalar her bir mudiden 111.111,11 kat daha fazla gelir elde etmektedir.
Aynı şekilde baz etkisi ile yüksek tutarlı mevduatı bulunanların elde etmiş olduğu faiz geliri daha fazla olduğundan (örneğin 1.000 TL yatıran 450 TL faiz geliri elde ettiği için 100 TL yatırana göre elde ettiği faiz 10 kat daha fazladır) zengin ile fakir arasındaki makas sürekli açılmaktadır. Bu durum toplumdaki gelir dağılımını bankalar ve zenginler lehine, bireyler ile fakirler aleyhine daha da bozmaktadır.
Kısacası, sermaye birikimi sağlama ve faiz geliri elde etme adına kurulan (Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve ticari bankalarda mevduat faizi elde edilmesi gibi) borca dayalı para sistemini besleyen sistemler ve kalkınma modelleri, kısa vadede görece ekonomide rahatlık sağlasa da orta ve uzun vadede gelir dağılımını Bankalar ve zenginler lehine bozmaktadır. Bankacılık sistemi ve sermaye birikimi adına oluşturulan kurumlar (BES gibi) tamamen devlet elinde olsa ve devlet tarafından yönetilse, devlet elde ettiği geliri vatandaşlarına maaş veya kamu yatırımı şeklinde hizmet olarak döndürdüğü için sistemin zararları bir nebze azaltılabilecektir. Ancak bu yapılmadığından sermaye tavanda birikmekte, zengin ile fakir arasındaki uçurum ise her geçen gün artmaktadır. Bankalar (daha doğrusu tefeciler) ise elde etmiş oldukları devasa faiz gelirleri ile her geçen gün piyasada istedikleri şekilde manipülasyon yapabilme gücünü daha da arttırmaktadırlar.
İNSANLIK BU SİSTEMDEN NEDEN VAZGEÇEMİYOR?
Görüleceği üzere mevcut Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) içerisinde bireyler tek tek kar ettiğini zannetseler de gerçekte tefecilere çalışmakta ve bankerlerin daha da büyümesine sebep olmaktadırlar. Diğer bir deyişle, İnsanlık olarak kendi elimizle bu ateşe odun taşıyıp ateşi harlayanlar biziz ve bunu maalesef gönüllü bir şekilde yapmaktayız. Peki yukarıda anlatmaya çalıştığımız çarpıklığı gördükleri halde insanlık neden buna karşı bir reaksiyon göstermiyor veya gösteremiyor?
Öncelikle şunu belirtelim ki insanlığın karşısında organize bir azgın azınlık bulunmaktadır ve tüm ulus devletlerin içine para ve paranın gücünü kullanarak sızmayı başarmışlardır. İbni Haldun’un deyimiyle “Organize olmuş azınlık, organize olmamış çoğunluğa hükmeder.” Bu nedenle bunlarla mücadele kolay değildir ve bedel ödemeyi gerektirir. Ancak azgın azınlık insanlığa sahte ve geçici bir konfor sunarak insanlığı kendisine bağımlı hale getirmiştir. Bu kapsamda sistem;
- Taksitli Yaşam İllüzyonu sunmaktadır: İnsanlar, sahip olmadıkları parayı harcayarak (kredi kartı, kredi) anlık ihtiyaçlarını karşılamanın bağımlısı haline gelmiştir. Banka reklamlarında gördüğümüz ihtiyaçlarınız ertelemeyin sözü aslında insanları bu sisteme bağımlı kılmaya hizmet eden, şimdiki zaman konforu sunup insanları sisteme köle yapan bir tuzaktır. Tabir caizse bu reklamlarda ifade edilen ve kulağa hoş gelen sözler insanlar için fare kapanındaki peynirin işlevini görmektedir.
- Zahmetsiz Ulaşım İmkânı: Mevcut sistemde bir tuşla kredi çekmek, her yerde geçen bir kartla ödeme yapmak çok kolaydır. Alternatif bir sistem (KAVİ vb.) başlangıçta yeni öğrenme süreçleri, sorumluluk ve "gerçek varlığın kadar harca" disiplini gerektirir. Bu disiplin, borçla yaşayan biri için "özgürlük kısıtlaması" gibi algılanabilmektedir.
- Sisteme Göbekten Bağlılık: Ev kredisi, araç kredisi veya borç sarmalı içindeki biri, sistemin değişmesinden (kaos çıkmasından) en çok korkan kişilerdir. Çünkü sistem çökerse, elindeki varlıkları kaybetme korkusu yaşarlar. Bu durum, sistemi elinde tutan azgın azınlığın en büyük kozudur: "Çoğunluğu borçlandırarak statükonun savunucusu haline getirmek."
Bu nedenle, mevcut sistem içinde konfor alanından çıkmayı göze alamayan kitle ile (kitlenin sayısını ne kadar çok olursa olsun) başarılı olmak neredeyse imkansızdır. Çünkü insan psikolojisi, "bilinen cehennemi, bilinmeyen cennete" tercih etme eğilimindedir. Borca dayalı sistem, insanlara sahte ama zahmetsiz bir "şimdiki zaman konforu" sunmaktadır. Bu ise insanları uyuşturmuş ve sisteme neredeyse tamamen bağımlı hale getirmiştir.
İnsanlar ellerindeki kredi kartı veya hazır kredi imkanından, sistem onlara bu imkânı sunmaya devam ettiği sürece vazgeçmezler. Maalesef tarihsel tecrübeler; büyük sistem değişikliklerinin genellikle "ikna" ile değil, mevcut sistemin artık yürütülemez hale geldiği o büyük kırılma anlarında (şoklarda) gerçekleştiğini göstermektedir. Ancak:
- Hiperenflasyon nedeniyle paranın değeri saatler içinde eridiğinde,
- Bankacılık krizleri yüzünden ATM'lerden para çekilemediğinde,
- Veya borç sarmalı artık temel ihtiyaçları (gıda, barınma) karşılayamaz noktaya getirdiğinde;
İnsanlar için bugün "konfor alanı" olan hususlar bir "hapishaneye" dönüşür. Şok etkisi, kitlelerin "alternatif ne olabilir?" sorusunu sorduğu ve KAVİ gibi varlık dayalı modellerin can simidi olarak görüldüğü andır. Organize olmuş azınlık, bu kaos anlarını sistemi daha da sıkılaştırmak için kullanırken; bilinçli bir çoğunluk, bu anı kendi bağımsız sistemini kurmak için bir sıçrama tahtası yapabilir.
SONUÇ:
Son 300 yıldır paranın dönüşümü ile devletlerin ve toplumların dönüşümü arasında bir korelasyon bulunmaktadır. Bu süreç içerisinde paranın şekli, yeri ve kullanım şekli değişmesine rağmen paranın sahipleri nedense değişmemektedir.
1700’lü yıllarda dünyada hâkim olan para sistemi sikke veya altın, gümüş gibi madeni değerlere bağlı sistemdi ve devletlerin genel yönetim şekli monarşi veya imparatorluk şeklindeydi. Daha sonra kağıt para yaygınlaştı ve faiz ile işlem yapmak daha da kolaylaştı. Bu dönemde dünyada hakim olan devlet modeli ulus devletlere dönüşürken imparatorlukların çoğu özellikle I. Dünya Savaşı sonunda tarih sahnesinden silindi.
II. Dünya savaşının ardından dünyanın ekonomik sistemi tamamen ele geçiren küresel elitler dünya devletlerine demokrasiyi yönetim modeli olarak dayatırken, organize hareket ettikleri için demokrasi içerisinde sivil toplum veya diğer adlar altında örgütlenerek ülkelerin yönetimlerini bir şekilde ellerine aldılar. Bugün özellikle elektronik ve kartlı ödeme sistemlerinin yaygınlaşması ile dünya çapında ekonomilerin kontrolünü ele geçirmeyi büyük ölçüde başardılar.
Hatta öyle ki bugün üniversitelerde iktisat diye okutulan kitaplar bile adamların sistemi üzerine kuruludur. Bize iktisat diye öğretilenler, tamamen bunların düzenine adam devşirme, insanların beynini yıkayıp sanki ekonomi faiz, döviz ve borsadan ibaretmiş gibi gösterme ve alternatif model geliştirilmesine engel olmaktan başka bir şeye yaramamaktadır. Bugün Faizin Ayet, Hadis ve İcma ile haram olduğu sabit olduğunu bilen Müslümanlar bile faizsiz bir hayat ve ekonomi modelinin olamayacağını düşünmeye başlamışlarsa durumun vahameti daha iyi anlaşılabilir.
Peki suçlu kim? Sadece bu insanlık düşmanı Yahudileri suçlamak bizi kurtarır mı? Tabi ki de hayır! Şeytan şeytanlığını yapacak, bu onun görevi ama genelde insanlık özelde de ise Müslümanlar da şeytana tabi olmamak, onun hile ve desiselerine karşı önlem almak ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak çözüm yolları geliştirmek zorundadır. Başarılı olamasa da bu uğurda bir dert sahibi olmak ve gücü nispetinde çalışmak Müslümanlar için vaciptir ve ancak bu şekilde sorumluluktan kendimizi kurtarabiliriz.
Mevcut durumda BDPS’ye karşı (faiz sebeptir enflasyon sonuçtur tezinde olduğu gibi) isyan bayrağını açmak tek bir devlet için çok zor olabilir. Çünkü paranın sahipleri bu sorgulamanın bedelini insanlara (yapacakları manipülasyon ve parasal operasyonlarla) çok acı bir şekilde ödeterek insanları devleti yönetenlere karşı kışkırtacaklardır. Ülkemizde bu hususu bundan öncedeki ekonomik modelde acı bir şekilde tecrübe ettik maalesef.
Organize olup, bu sisteme karşı alternatif modeller geliştirmediğimiz sürece, bu bataklığı kurutmanın ve azgın azınlık ile mücadelede başarı elde etmenin neredeyse imkanı yoktur. Bu nedenle bu sisteme ve organize olmuş azgın azınlığa karşı bizim de organize olarak birlikte hareket etmemiz şarttır. Çünkü adamlar öyle bir sistem kurmuşlar ki neredeyse tüm ülkelerin ekonomik sistemleri bunları beslemektedir.
Bu kapsamda ilk yapmamız gereken şey insanları bilinçlendirmek ve sistemi sorgulamalarını sağlamaktır. Bugün bütün dünya milletlerinin ve devletlerinin sorması gereken soru şu: herkes borçlu tamam da alacaklı kim? Ve neden sürekli borç artıyor? Veya ekonomileri sürekli büyüyorsa insanlık neden refaha eremiyor? Bu ve benzeri soruların sorulmaya başlanması ile insanlık uyanmaya başlayacak ve sistemi sorgulayacaktır.
İkinci olarak, Organize olmuş azınlığın hükmünü kırmak için, çoğunluğun elindeki en büyük güç "sisteme olan ihtiyacını azaltmaktır." İnsanlar kendi aralarında bankasız takas ve değer aktarımı yapabildikleri gün, mevcut sistemin tüm büyücüleri Hz. Musa Aheyhisselam kıssasında olduğu gibi asalarını kaybedecektir. Bu nedenle biz de acizane Kamu Vatandaş İşbirliği Projeleri (KAVİ) gibi sermayenin tabana yayılmasına katkı sağlayacak ekonomik modeller geliştirmeye, mevcut siteme alternatif sistemler üretmeye mecburuz.
Ayrıca devletin ve vatandaşların faiz ile borçlanmasını engel olacak yapısal reformlar yaparak faizin toplum hayatından çıkarılmasına yönelik (Karzı Hasen kurumlarının kurulması gibi) çalışmalara da hız vermemiz gerekmektedir.
Devletimizin ve vatandaşlarımızın faize olan ihtiyacının nasıl azaltabileceği ve Kamu Vatandaş İşbirliği (KAVİ) gibi Projelerin Borca Dayalı Para Sistemine (BDPS)’ye nasıl etki edebileceği hususundaki görüşlerimizi yazımızın daha fazla uzamaması için gelecek yazılarımıza bırakmak galiba daha doğru olacak.
Gelecek yazılarımızda görüşmek dileğiyle…
Allah’a emanet olun.
Ömer DEMİRDAŞ

Fevzi Uzel
Değerli kardeşim, Bahsettiğiniz gibi dünyada global bir acımasız faiz sistemi ile yönetilen bir ekonomi sistemi var bundan kurtuluş tam bir İSLAMİ ekonomi düzeni olabilir, fakat bu nasıl olacak, sesi her alanda çıkacak sizin gibi genç yetenekli mali, ekonomi. Eğitimi almış zat, ların açık, aleni ve çesur bir surette KAMU, da fikirlerinni açıklamaları ve çare ve uygulama yönetimlerini gündeme getirip MÜSLÜMAM TÜRK MİLLETİNİ hatta DÜNYA İNSANLARINI bu zalim, SOYGUN SİYONİST, MASON EKONOMİ düzeninde kurtulmanın yollarını lanse etmeleri gerekir diye düşünüyorum, İNSANLIK ALEMİNİN BU SOYGUN DÜZENİNİN SONU erdirmek için yapacağınız çalışmalar için başarılar dilerim..
Fikir Analizi
Kıymetli yorumlarınız için çok teşekkür ederim abi