Yabancı Sermaye Teşvikten Önce Ne Arar?
İnsan geleceği bütünüyle bilemez. Buna rağmen bugünkü imkânlarından vazgeçerek geleceğe ilişkin kararlar verir; parasını bir yerde tutar, başka bir yere yatırır, yıllarca sonuç vermeyebilecek bir işe girişir. Bütün bu kararların ortak noktası, henüz gerçekleşmemiş bir geleceğe duyulan sınırlı güvendir. Çünkü yatırım, yalnızca daha fazla kazanma isteği değil, bugün elde bulunan güvenli konumdan vazgeçme cesaretidir. Ne var ki insan, elde edebileceği kazançtan önce kaybedebileceği şeyleri düşünmeye eğilimlidir. Muhtemel bir kazanç ne kadar cazip olursa olsun, kaybın sınırları bilinmiyorsa geri çekilebilir. Tehlike hesaplanabiliyorsa ona hazırlanmak mümkündür; fakat kuralların nasıl uygulanacağı, bir uyuşmazlık çıktığında ne olacağı veya bugün verilen güvencelerin yarın geçerli kalıp kalmayacağı bilinmiyorsa hesap yapmak da güçleşir. İnsan çoğu zaman tehlikeden değil, tehlikenin sınırlarını bilememekten korkar.
Yabancı yatırımcının davranışı da bundan bütünüyle farklı değildir. Her ne kadar yabancı yatırım kararları büyüme oranları, vergi avantajları, iş gücü maliyetleri, pazar büyüklüğü ve beklenen kârlılık üzerinden açıklansa da yatırım yapan kişi veya kurum, sonuçta tanımadığı bir geleceğe sermaye bağlamaktadır. Bilmediği bir ülkede üretim tesisi kurmakta, yeni ortaklarla ilişkiye girmekte ve karşılaşabileceği uyuşmazlıkların çözümünü kendi denetimi dışındaki kurumlara bırakmaktadır. Bu nedenle yabancı sermayenin önündeki temel soru her zaman ne kadar kazanabileceği değildir. Bazen bundan önce gelen başka bir kaygı vardır: Bir şeyler ters giderse kendisini nasıl koruyacaktır? Bir ülkenin sunduğu yüksek kazanç ihtimali bu kaygıya cevap vermiyorsa ekonomik teşvikler yatırımcının tereddüdünü ortadan kaldırmayabilir. Vergi indirimi, ucuz arazi, kredi desteği veya düşük üretim maliyetleri yatırımın beklenen getirisini artırabilir; ancak bunların hiçbiri belirsizlik duygusunu tek başına gideremez.
Geleneksel iktisadi yaklaşımda yatırımcı, karşısındaki seçenekleri karşılaştıran ve kendisine en yüksek getiriyi sağlayacak olanı seçen rasyonel bir karar alıcı olarak düşünülür. Ülkelerin pazar büyüklüğü, vergi oranları, iş gücü maliyetleri, altyapıları ve teşvikleri hesaplanır; yatırımın beklenen getirisi tahmin edilir ve en avantajlı seçeneğe yönelinir. Bu yaklaşım bütünüyle yanlış değildir. Hiçbir ciddi yatırımcı vergi oranlarını, üretim maliyetlerini veya pazar potansiyelini görmezden gelmez. Ancak yatırımcının bütün bilgilere eriştiğini, bunları eksiksiz değerlendirdiğini ve her seçeneğin sonucunu tarafsız biçimde hesapladığını kabul etmek gerçek hayatı açıklamakta yetersiz kalır. Herbert Simon’ın sınırlı rasyonellik yaklaşımı, karar alıcıların sahip oldukları bilgi, zaman ve hesaplama kapasitesinin sınırlı olduğunu gösterir. İnsanlar ve kurumlar bütün seçenekleri inceleyerek mutlak anlamda en iyi kararı bulmak yerine, çoğu zaman belirli asgari koşulları karşılayan ve yeterince tatmin edici görünen bir seçeneğe yönelir.
Bir şirketin dünyadaki bütün yatırım ülkelerini, bu ülkelerin bütün mevzuatını, idari uygulamalarını, mahkeme kararlarını ve gelecekte karşılaşabileceği bütün ihtimalleri incelemesi mümkün değildir. Bu nedenle yatırımcı bazı işaretlerden yararlanır; daha önce o ülkeye yatırım yapan şirketlerin deneyimlerine, düzenlemelerin ne sıklıkla değiştiğine, büyük uyuşmazlıkların nasıl sonuçlandığına, uluslararası danışmanların değerlendirmelerine ve ülkenin genel itibarına bakar. Böylece yatırım kararı yalnızca ekonomik verilerin değil, bu verilerin nasıl algılandığının da sonucu hâline gelir. Aynı vergi oranı bir yatırımcı için önemli bir fırsat, başka bir yatırımcı için ise daha büyük bir riskin karşılığında sunulmuş bir bedel gibi görünebilir.
Yabancı yatırım kararlarını anlamak bakımından yapılması gereken en önemli ayrımlardan biri risk ile belirsizlik arasındadır. Risk, sonuçları ve yaklaşık ihtimalleri belirli ölçülerde hesaplanabilen bir durumu ifade eder. Döviz kurunun değişmesi, enerji maliyetlerinin yükselmesi veya talebin azalması bir risk olarak değerlendirilebilir. Yatırımcı bu ihtimalleri fiyatlandırabilir, sigorta yaptırabilir, risk primi talep edebilir veya sözleşmesine koruyucu hükümler koyabilir. Belirsizlikte ise ihtimallerin kendisi yeterince bilinmez. Yatırımcı hangi kuralın uygulanacağını, kararın hangi süre içinde verileceğini veya bugünkü düzenlemenin yatırım süresi boyunca korunup korunmayacağını hesaplayamaz. Daniel Ellsberg’in çalışmaları, insanların olasılıkları bilinen risklerle olasılıkları belirsiz durumlara aynı şekilde yaklaşmadığını göstermiştir. İnsanlar kimi zaman sonucu daha olumsuz olabilecek bilinen bir riski, ihtimalleri hakkında güvenilir bilgi bulunmayan bir seçeneğe tercih edebilir. Bu nedenle yatırımcı her zaman yüksek riskten kaçmaz; kimi zaman yüksek risk karşılığında yüksek kazancı kabul eder. Asıl sorun, riskin ölçülemediği ve kaybın sınırlarının çizilemediği yerde ortaya çıkar. Teşvik yatırımın muhtemel kazancını artırırken öngörülebilirlik yatırımcının karşı karşıya olduğu belirsizliği azaltır.
Kahneman ve Tversky’nin beklenti teorisi de insanların sonuçları yalnızca toplam servetleri bakımından değerlendirmediğini ortaya koyar. Kararlar, belirli bir referans noktasına göre kazanç veya kayıp olarak algılanır ve kayıpların karar üzerindeki etkisi aynı büyüklükteki kazançlardan daha güçlü olabilir. Yabancı yatırımcı da bir ülkeyi mutlak koşullar içinde değerlendirmez; kendi ülkesini, daha önce yatırım yaptığı piyasaları veya aynı bölgedeki alternatif ülkeleri referans alır. Bu noktada yatırım yapmamakla yatırım yapıp kaybetmek arasındaki psikolojik fark önemlidir. Bir ülkeye yatırım yapmayan yönetici muhtemel bir kazancı kaçırmış olabilir; fakat yatırım yaptıktan sonra sermaye kaybeden yönetici, verdiği kararın sorumluluğunu doğrudan üstlenmek zorundadır. Bu nedenle hareketsizlik bazen daha güvenli bir seçenektir. Yatırım yapılmadığında kaybedilen fırsat görünmez kalabilir, başarısız yatırım ise bilançolarda ve yönetim kurulu toplantılarında açık biçimde görülür. Yüksek teşviklerin her zaman güven oluşturamamasının nedenlerinden biri de budur. Olağanüstü vergi avantajları veya mali destekler, bazı yatırımcıların gözünde fırsattan çok görünmeyen bir riskin karşılığı gibi algılanabilir.
İnsanlar belirsizlik altında karar verirken bütün bilgileri eşit biçimde değerlendirmez. Zihinsel kestirmeler, karmaşık durumları basitleştirir; ancak bazı olaylara hak ettiğinden fazla ağırlık verilmesine de yol açabilir. Bir ülkede yaşanan tek bir büyük yatırım uyuşmazlığı yatırım ortamının tamamını temsil etmeyebilir, fakat olay yakın zamanda gerçekleşmişse, medyada geniş yer bulmuşsa veya tanınmış bir şirketi ilgilendiriyorsa yatırımcıların zihninde güçlü bir iz bırakabilir. Büyük bir uluslararası şirketin ülkeden çıkması da yüzlerce şirketin faaliyetini sürdürmesinden daha görünür olabilir. Bu nedenle bir ülkenin yatırım ortamı yalnızca kanunlarından, ekonomik göstergelerinden ve teşvik programlarından oluşmaz; yatırımcıların birbirlerine anlattıkları hikâyeler de bu ortamın bir parçasıdır. Bir şirketin yaşadığı sorun hukuk bürolarına, danışmanlara, ticaret odalarına ve yatırımcı ağlarına taşınır, zamanla tekil bir olay olmaktan çıkarak ülkenin yatırım itibarı hakkında kullanılan ortak bir örneğe dönüşebilir.
Yabancı yatırım kararını veren yatırımcı da tek bir insan değildir. Büyük bir yatırım kararında şirketin finans birimi, hukuk departmanı, risk komitesi, yönetim kurulu, kredi sağlayan bankalar, sigorta kuruluşları ve yerel danışmanlar birlikte rol alır. Bu aktörlerin her biri aynı yatırıma farklı bir yerden bakar. Finans birimi vergi avantajını ve beklenen getiriyi olumlu değerlendirebilirken hukuk birimi sözleşmelerin uygulanması konusunda tereddüt yaşayabilir, risk komitesi düzenleyici değişikliklerin sonuçlarını öngöremeyebilir, kredi veren banka yatırımın teminat yapısını yeterli bulmayabilir. Richard Cyert ve James March’ın firma davranışına ilişkin yaklaşımı da şirketleri tek bir hedef doğrultusunda kusursuz hesap yapan bütünleşik aktörler olarak görmez. Firma, farklı hedefleri ve beklentileri bulunan birimlerin oluşturduğu örgütsel bir yapıdır. Bu nedenle bir yatırım teşvikinin yalnızca finansal getiriyi yükseltmesi yeterli olmayabilir; teklif, şirket içindeki bütün karar eşiklerinden geçmek zorundadır.
Yatırım kararının ertelenmesini yalnızca psikolojik çekingenlikle açıklamak da doğru değildir. Fabrika, altyapı, enerji veya teknoloji yatırımları çoğu zaman kolaylıkla geri alınamayan maliyetler doğurur. Yatırım yapıldıktan sonra tesisi başka bir ülkeye taşımak, çalışanlarla ilişkileri sona erdirmek veya yerel sözleşmelerden çıkmak oldukça maliyetli olabilir. Bu nedenle yatırımcı belirsizlik azalana kadar beklemeyi tercih edebilir. Beklemek, daha sonra yatırım yapma imkânını korurken yatırım yapmak seçeneklerin bir bölümünü ortadan kaldırır. Dolayısıyla yatırımın ertelenmesi hem belirsizlikten kaçınma ve kaybın fazla önemsenmesi gibi davranışsal eğilimlerden hem de geri döndürülemez bir karar vermeden önce yeni bilgi beklemenin ekonomik değerinden kaynaklanabilir. Gerçek hayatta bu iki unsur çoğu zaman birlikte işler.
Yabancı yatırım üzerine yapılan araştırmalar da yatırımcıların yalnızca düşük vergi veya düşük iş gücü maliyeti aramadığını göstermektedir. Siyasi ortamın istikrarı, düzenleyici sistemin niteliği, kamu kurumlarının davranışları ve politikaların öngörülebilirliği yatırım kararlarında belirleyici olabilmektedir. Bu durum teşviklerin önemsiz olduğu anlamına gelmez; ancak yatırımcı yatırımın geleceğini öngöremiyorsa yüksek teşvikler belirsizliği ortadan kaldırmaz. Bir ülke vergi oranını düşürebilir, fakat düzenlemenin ne kadar süre korunacağını açıklamıyorsa yatırımcı uzun vadeli plan yapamaz. Arazi tahsis edebilir, fakat izin süreçlerinde farklı kurumlar çelişkili kararlar veriyorsa yatırım gecikir. Kredi desteği sağlayabilir, fakat yatırımcı bir uyuşmazlık çıktığında nasıl bir süreçle karşılaşacağını bilmiyorsa teşvikin sağladığı avantajı daha yüksek bir risk primiyle değerlendirebilir.
Bu nedenle yabancı yatırım politikasının yalnızca yatırımın kârlılığını artırmaya odaklanması eksik bir yaklaşımdır. Politika aynı zamanda yatırımcının karar vermesini zorlaştıran belirsizliği azaltmalıdır. Bunun için her zaman daha fazla teşvik gerekmez; bazen daha açık kurallar, tutarlı kurumlar, önceden ilan edilen değişiklikler ve anlaşılabilir süreçler daha değerlidir. Yatırımcıya güven vermek, hiçbir riskin bulunmadığını iddia etmek değildir. Güven vermek, hangi risk gerçekleşirse hangi sürecin işleyeceğini gösterebilmektir. Yabancı sermaye mutlak kesinlik aramaz; kuralların değişmeyeceğine dair sonsuz bir güvence değil, değişikliğin hangi yöntemle yapılacağını bilmek ister. Hiçbir uyuşmazlık yaşamayacağını değil, uyuşmazlık yaşandığında hangi kurumun nasıl hareket edeceğini öngörmek ister.
Bu nedenle yabancı sermaye politikasının başlangıç noktası yatırımcıya ne kadar avantaj sağlanabileceği değil, yatırımcının karar vermesini zorlaştıran hangi belirsizliklerin azaltılabileceği olmalıdır. Teşvikler yatırımcıya kazanma ihtimali sunar, güven ise o ihtimali değerlendirebilmesi için harekete geçmesini sağlar. Sermaye her zaman en yüksek kazancın vaat edildiği yere gitmez; bazen daha az kazanacağını bilmesine rağmen kaybının sınırlarını görebildiği yerde kalır. Geleceğe bağlanan para açısından en büyük güvence, geleceğin bütünüyle bilinebilir olması değil, gelecek bilinmediğinde dahi kuralların nasıl işleyeceğinin öngörülebilmesidir. Yabancı sermayenin teşvikten önce aradığı şey, belki de tam olarak budur.
İnsan geleceği bütünüyle bilemez. Buna rağmen bugünkü imkânlarından vazgeçerek geleceğe ilişkin kararlar verir; parasını bir yerde tutar, başka bir yere yatırır, yıllarca sonuç vermeyebilecek bir işe girişir. Bütün bu kararların ortak noktası, henüz gerçekleşmemiş bir geleceğe duyulan sınırlı güvendir. Çünkü yatırım, yalnızca daha fazla kazanma isteği değil, bugün elde bulunan güvenli konumdan vazgeçme cesaretidir.
Ne var ki insan, elde edebileceği kazançtan önce kaybedebileceği şeyleri düşünmeye eğilimlidir. Muhtemel bir kazanç ne kadar cazip olursa olsun, kaybın sınırları bilinmiyorsa geri çekilebilir. Tehlike hesaplanabiliyorsa ona hazırlanmak mümkündür; fakat kuralların nasıl uygulanacağı, bir uyuşmazlık çıktığında ne olacağı veya bugün verilen güvencelerin yarın geçerli kalıp kalmayacağı bilinmiyorsa hesap yapmak da güçleşir. İnsan çoğu zaman tehlikeden değil, tehlikenin sınırlarını bilememekten korkar.
Yabancı yatırımcının davranışı da bundan bütünüyle farklı değildir. Her ne kadar yabancı yatırım kararları büyüme oranları, vergi avantajları, iş gücü maliyetleri, pazar büyüklüğü ve beklenen kârlılık üzerinden açıklansa da yatırım yapan kişi veya kurum, sonuçta tanımadığı bir geleceğe sermaye bağlamaktadır. Bilmediği bir ülkede üretim tesisi kurmakta, yeni ortaklarla ilişkiye girmekte ve karşılaşabileceği uyuşmazlıkların çözümünü kendi denetimi dışındaki kurumlara bırakmaktadır.
Bu nedenle yabancı sermayenin önündeki temel soru her zaman ne kadar kazanabileceği değildir. Bazen bundan önce gelen başka bir kaygı vardır: Bir şeyler ters giderse kendisini nasıl koruyacaktır? Bir ülkenin sunduğu yüksek kazanç ihtimali bu kaygıya cevap vermiyorsa ekonomik teşvikler yatırımcının tereddüdünü ortadan kaldırmayabilir. Vergi indirimi, ucuz arazi, kredi desteği veya düşük üretim maliyetleri yatırımın beklenen getirisini artırabilir; ancak bunların hiçbiri belirsizlik duygusunu tek başına gideremez.
Geleneksel iktisadi yaklaşımda yatırımcı, karşısındaki seçenekleri karşılaştıran ve kendisine en yüksek getiriyi sağlayacak olanı seçen rasyonel bir karar alıcı olarak düşünülür. Ülkelerin pazar büyüklüğü, vergi oranları, iş gücü maliyetleri, altyapıları ve teşvikleri hesaplanır; yatırımın beklenen getirisi tahmin edilir ve en avantajlı seçeneğe yönelinir.
Bu yaklaşım bütünüyle yanlış değildir. Hiçbir ciddi yatırımcı vergi oranlarını, üretim maliyetlerini veya pazar potansiyelini görmezden gelmez. Ancak yatırımcının bütün bilgilere eriştiğini, bunları eksiksiz değerlendirdiğini ve her seçeneğin sonucunu tarafsız biçimde hesapladığını kabul etmek gerçek hayatı açıklamakta yetersiz kalır.
Herbert Simon’ın sınırlı rasyonellik yaklaşımı, karar alıcıların sahip oldukları bilgi, zaman ve hesaplama kapasitesinin sınırlı olduğunu gösterir. İnsanlar ve kurumlar, bütün seçenekleri inceleyerek mutlak anlamda en iyi kararı bulmak yerine çoğu zaman belirli asgari koşulları karşılayan ve yeterince tatmin edici görünen bir seçeneğe yönelir.
Bir şirketin dünyadaki bütün yatırım ülkelerini, bu ülkelerin bütün mevzuatını, idari uygulamalarını, mahkeme kararlarını ve gelecekte karşılaşabileceği bütün ihtimalleri incelemesi mümkün değildir. Bu nedenle yatırımcı bazı işaretlerden yararlanır; daha önce o ülkeye yatırım yapan şirketlerin deneyimlerine, düzenlemelerin ne sıklıkla değiştiğine, büyük uyuşmazlıkların nasıl sonuçlandığına, uluslararası danışmanların değerlendirmelerine ve ülkenin genel itibarına bakar.
Böylece yatırım kararı yalnızca ekonomik verilerin değil, bu verilerin nasıl algılandığının da sonucu hâline gelir. Aynı vergi oranı bir yatırımcı için önemli bir fırsat, başka bir yatırımcı için ise daha büyük bir riskin karşılığında sunulmuş bir bedel gibi görünebilir.
Yabancı yatırım kararlarını anlamak bakımından yapılması gereken en önemli ayrımlardan biri risk ile belirsizlik arasındadır. Risk, sonuçları ve yaklaşık ihtimalleri belirli ölçülerde hesaplanabilen bir durumu ifade eder. Döviz kurunun değişmesi, enerji maliyetlerinin yükselmesi veya talebin azalması bir risk olarak değerlendirilebilir. Yatırımcı bu ihtimalleri fiyatlandırabilir, sigorta yaptırabilir, risk primi talep edebilir veya sözleşmesine koruyucu hükümler koyabilir.
Belirsizlikte ise ihtimallerin kendisi yeterince bilinmez. Yatırımcı hangi kuralın uygulanacağını, kararın hangi süre içinde verileceğini veya bugünkü düzenlemenin yatırım süresi boyunca korunup korunmayacağını hesaplayamaz. Daniel Ellsberg’in çalışmaları, insanların olasılıkları bilinen risklerle olasılıkları belirsiz durumlara aynı şekilde yaklaşmadığını göstermiştir. İnsanlar kimi zaman sonucu daha olumsuz olabilecek bilinen bir riski, ihtimalleri hakkında güvenilir bilgi bulunmayan bir seçeneğe tercih edebilir.
Bu nedenle yatırımcı her zaman yüksek riskten kaçmaz. Kimi zaman yüksek risk karşılığında yüksek kazancı kabul eder. Asıl sorun, riskin ölçülemediği ve kaybın sınırlarının çizilemediği yerde ortaya çıkar. Teşvik yatırımın muhtemel kazancını artırırken öngörülebilirlik yatırımcının karşı karşıya olduğu belirsizliği azaltır.
Kahneman ve Tversky’nin beklenti teorisi de insanların sonuçları yalnızca toplam servetleri bakımından değerlendirmediğini ortaya koyar. Kararlar, belirli bir referans noktasına göre kazanç veya kayıp olarak algılanır ve kayıpların karar üzerindeki etkisi aynı büyüklükteki kazançlardan daha güçlü olabilir. Yabancı yatırımcı da bir ülkeyi mutlak koşullar içinde değerlendirmez; kendi ülkesini, daha önce yatırım yaptığı piyasaları veya aynı bölgedeki alternatif ülkeleri referans alır.
Bu noktada yatırım yapmamakla yatırım yapıp kaybetmek arasındaki psikolojik fark önemlidir. Bir ülkeye yatırım yapmayan yönetici muhtemel bir kazancı kaçırmış olabilir; fakat yatırım yaptıktan sonra sermaye kaybeden yönetici, verdiği kararın sorumluluğunu doğrudan üstlenmek zorundadır. Bu nedenle hareketsizlik bazen daha güvenli bir seçenektir. Yatırım yapılmadığında kaybedilen fırsat görünmez kalabilir, başarısız yatırım ise bilançolarda ve yönetim kurulu toplantılarında açık biçimde görülür.
Yüksek teşviklerin her zaman güven oluşturamamasının nedenlerinden biri de budur. Olağanüstü vergi avantajları veya mali destekler, bazı yatırımcıların gözünde fırsattan çok görünmeyen bir riskin karşılığı gibi algılanabilir.
İnsanlar belirsizlik altında karar verirken bütün bilgileri eşit biçimde değerlendirmez. Zihinsel kestirmeler, karmaşık durumları basitleştirir; ancak bazı olaylara hak ettiğinden fazla ağırlık verilmesine de yol açabilir. Bir ülkede yaşanan tek bir büyük yatırım uyuşmazlığı yatırım ortamının tamamını temsil etmeyebilir. Fakat olay yakın zamanda gerçekleşmişse, medyada geniş yer bulmuşsa veya tanınmış bir şirketi ilgilendiriyorsa yatırımcıların zihninde güçlü bir iz bırakabilir.
Büyük bir uluslararası şirketin ülkeden çıkması da yüzlerce şirketin faaliyetini sürdürmesinden daha görünür olabilir. Bu nedenle bir ülkenin yatırım ortamı yalnızca kanunlarından, ekonomik göstergelerinden ve teşvik programlarından oluşmaz; yatırımcıların birbirlerine anlattıkları hikâyeler de bu ortamın bir parçasıdır.
Bir şirketin yaşadığı sorun hukuk bürolarına, danışmanlara, ticaret odalarına ve yatırımcı ağlarına taşınır. Zamanla tekil bir olay olmaktan çıkarak ülkenin yatırım itibarı hakkında kullanılan ortak bir örneğe dönüşebilir. Ülkeler bu itibarı yalnızca tanıtım kampanyalarıyla değiştiremez. Çünkü yatırımcı açısından başka bir yatırımcının gerçek deneyimi, resmî bir tanıtım metninden daha güvenilir olabilir.
Yabancı yatırım kararını veren yatırımcı da tek bir insan değildir. Büyük bir yatırım kararında şirketin finans birimi, hukuk departmanı, risk komitesi, yönetim kurulu, kredi sağlayan bankalar, sigorta kuruluşları ve yerel danışmanlar birlikte rol alır. Bu aktörlerin her biri aynı yatırıma farklı bir yerden bakar.
Finans birimi vergi avantajını ve beklenen getiriyi olumlu değerlendirebilirken hukuk birimi sözleşmelerin uygulanması konusunda tereddüt yaşayabilir. Risk komitesi düzenleyici değişikliklerin sonuçlarını öngöremeyebilir, kredi veren banka ise yatırımın teminat yapısını yeterli bulmayabilir.
Richard Cyert ve James March’ın firma davranışına ilişkin yaklaşımı da şirketleri tek bir hedef doğrultusunda kusursuz hesap yapan bütünleşik aktörler olarak görmez. Firma, farklı hedefleri ve beklentileri bulunan birimlerin oluşturduğu örgütsel bir yapıdır. Bu nedenle bir yatırım teşvikinin yalnızca finansal getiriyi yükseltmesi yeterli olmayabilir; teklif, şirket içindeki bütün karar eşiklerinden geçmek zorundadır.
Yatırım kararının ertelenmesini yalnızca psikolojik çekingenlikle açıklamak da doğru değildir. Fabrika, altyapı, enerji veya teknoloji yatırımları çoğu zaman kolaylıkla geri alınamayan maliyetler doğurur. Yatırım yapıldıktan sonra tesisi başka bir ülkeye taşımak, çalışanlarla ilişkileri sona erdirmek veya yerel sözleşmelerden çıkmak oldukça maliyetli olabilir.
Bu nedenle yatırımcı belirsizlik azalana kadar beklemeyi tercih edebilir. Beklemek, daha sonra yatırım yapma imkânını korurken yatırım yapmak seçeneklerin bir bölümünü ortadan kaldırır. Dolayısıyla yatırımın ertelenmesi hem belirsizlikten kaçınma ve kaybın fazla önemsenmesi gibi davranışsal eğilimlerden hem de geri döndürülemez bir karar vermeden önce yeni bilgi beklemenin ekonomik değerinden kaynaklanabilir. Gerçek hayatta bu iki unsur çoğu zaman birlikte işler.
Yabancı yatırım üzerine yapılan araştırmalar da yatırımcıların yalnızca düşük vergi veya düşük iş gücü maliyeti aramadığını göstermektedir. Siyasi ortamın istikrarı, düzenleyici sistemin niteliği, kamu kurumlarının davranışları ve politikaların öngörülebilirliği yatırım kararlarında belirleyici olabilmektedir.
Bu durum teşviklerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ancak yatırımcı yatırımın geleceğini öngöremiyorsa yüksek teşvikler belirsizliği ortadan kaldırmaz. Bir ülke vergi oranını düşürebilir; fakat düzenlemenin ne kadar süre korunacağını açıklamıyorsa yatırımcı uzun vadeli plan yapamaz. Arazi tahsis edebilir; fakat izin süreçlerinde farklı kurumlar çelişkili kararlar veriyorsa yatırım gecikir. Kredi desteği sağlayabilir; fakat yatırımcı bir uyuşmazlık çıktığında nasıl bir süreçle karşılaşacağını bilmiyorsa teşvikin sağladığı avantajı daha yüksek bir risk primiyle değerlendirebilir.
Bu nedenle yabancı yatırım politikasının yalnızca yatırımın kârlılığını artırmaya odaklanması eksik bir yaklaşımdır. Politika aynı zamanda yatırımcının karar vermesini zorlaştıran belirsizliği azaltmalıdır. Bunun için her zaman daha fazla teşvik gerekmez; bazen daha açık kurallar, tutarlı kurumlar, önceden ilan edilen değişiklikler ve anlaşılabilir süreçler daha değerlidir.
Yatırımcıya güven vermek, hiçbir riskin bulunmadığını iddia etmek değildir. Güven vermek, hangi risk gerçekleşirse hangi sürecin işleyeceğini gösterebilmektir. Yabancı sermaye mutlak kesinlik aramaz; kuralların değişmeyeceğine dair sonsuz bir güvence değil, değişikliğin hangi yöntemle yapılacağını bilmek ister. Hiçbir uyuşmazlık yaşamayacağını değil, uyuşmazlık yaşandığında hangi kurumun nasıl hareket edeceğini öngörmek ister.
Bu nedenle yabancı sermaye politikasının başlangıç noktası yatırımcıya ne kadar avantaj sağlanabileceği değil, yatırımcının karar vermesini zorlaştıran hangi belirsizliklerin azaltılabileceği olmalıdır. Teşvikler yatırımcıya kazanma ihtimali sunar, güven ise o ihtimali değerlendirebilmesi için harekete geçmesini sağlar.
Sermaye her zaman en yüksek kazancın vaat edildiği yere gitmez; bazen daha az kazanacağını bilmesine rağmen kaybının sınırlarını görebildiği yerde kalır. Geleceğe bağlanan para açısından en büyük güvence, geleceğin bütünüyle bilinebilir olması değil, gelecek bilinmediğinde dahi kuralların nasıl işleyeceğinin öngörülebilmesidir.
Yabancı sermayenin teşvikten önce aradığı şey, belki de tam olarak budur.
Görüşmek Dileğiyle...
Gladius FATİ

0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...