Sevinç Bilinci ve Toplu Sevinme Kültürü: Kolektif Coşku ile Kamusal Düzen Arasında Karşılaştırmalı Bir Hukuk Analizi
Sevinç, çoğu zaman bireysel bir duygu olarak değerlendirilse de, toplumsal bağlamda ortaya çıktığında bireysel sınırları aşan ve kolektif bir bilinç formuna dönüşen bir olgudur. Bu nedenle “sevinç bilinci”, yalnızca bireyin içsel deneyimi değil, aynı zamanda toplumsal olarak üretilen, paylaşılan ve dışavurulan bir durum olarak ele alınmalıdır. Özellikle toplu sevinme kültürü, bu kolektif bilinç halinin kamusal alandaki en görünür tezahürlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sosyolojik açıdan bu tür kolektif duygulanımlar, en iyi Emile Durkheim’ın “collective effervescence” kavramı ile açıklanabilir. Durkheim’a göre bireyler belirli anlarda ortak bir duygusal yoğunluk etrafında birleşerek kendilerini aşan bir toplumsal enerji üretirler.¹ Bu süreçte bireysel kimlikler geri planda kalırken, grup kimliği ön plana çıkar ve bireyler kendilerini “ben” yerine “biz” olarak tanımlar.
Ülkemizde toplu sevinme örnekleriyle sıklıkla karşılaşılmaktadır. Kültürel olarak da destek görev bu sevinç biçimi spor, evlilik, askerlik ve mezuniyet ve birçok alanda karşımıza çıkmaktadır.
Yakın dönemde gerçekleşen şampiyonluk kutlamaları sırasında bazı ana ulaşım güzergâhlarının geçici olarak kullanılamaz hale gelmesi, toplu sevinme davranışının kamusal alan üzerindeki etkilerini yeniden tartışmaya açmıştır. Kolektif coşkunun kamusal görünürlüğü ile başkalarının ulaşım ve gündelik yaşam hakları arasındaki denge, modern hukuk sistemleri açısından önemli bir inceleme alanı oluşturmaktadır. Özellikle futbol temelli kitlesel kutlamalar, kolektif aidiyetin kamusal alanda yoğun biçimde dışavurulduğu örneklerden biri haline gelmiştir.
Evlilik, mezuniyet veya benzeri kolektif kutlama örneklerinde toplu sevincin farklı kamusal etkiler üretebildiği görülmektedir. Gerçi sokak düğünlerinde sesten rahatsız olabilecek hasta kimselerin olabileceği düşünülse de düğün salonlarında yapılan düğünlerin başka insanları rahatsız etmediği düşünülebilir. Bu durum, kamusal alan üzerindeki etkinin yalnızca toplu sevinme olgusuyla değil, kolektif davranışın örgütlenme biçimiyle de ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bu noktada kamusal alanın geçici olarak işlev değiştirmesine neden olan dinamiklerin incelenmesi gerekmektedir. Buna insanların bilinçsizliği gibi basit bir örnek verebilsek de, toplu sevinme örneklerinde topluluk dışındaki insanların haklarının daha kolay engellenebildiği düşünüldüğünde başka nedenlerin araştırılması gerekmektedir.
Bu sebeple toplu halde sevinmede bu dönüşümün psikolojik boyutunu da incelemeliyiz. Bu konuya açıklamalar getiren Deindividuation teorisine göre, kalabalık içinde bireylerin özdenetimi azalmakta ve sorumluluk duygusu zayıflamaktadır. Bu teoriye göre insan yalnız haldeyken birey olarak hisseder ve birey olarak sorumluluk alır. Kalabalık içinde ise grubun bir parçası haline gelir ve bireysel sorumluluktan uzaklaşır. Bu dönüşüm sırasında bireyin öz denetimi azalır, sosyal sorumluluk hissi zayıflar, davranış üzerindeki iç kontrol mekanizmaları gevşer. Bu nedenle kişi, tek başına yapmayacağı davranışları grup içinde daha kolay gerçekleştirebilir.
Bu süreçte ilk olarak anonimlik duygusu ortaya çıkar. Kalabalık içinde birey görünmez hale geldiğini hisseder. Ben algısı zayıflarken, grup algısı güçlenir. Bu durum, davranışın kişisel sonuçlarına dair kaygıyı azaltır. İkinci olarak sorumluluğun dağılması gerçekleşir. Kişi, davranışın sonuçlarından yalnızca kendisinin sorumlu olmadığını düşünür. Kalabalığın içinde sorumluluk psikolojik olarak paylaşılır. Bu nedenle bağırma, yolu kapatma, taşkın davranışlar, agresif hareketler daha kolay ortaya çıkabilir.
Bu noktada Social Identity Theory ile bağlantı kurulmaktadır. Buna göre birey bireysel kimliğini azaltırken, grup kimliğini artırır. Yani kişi aslında kontrolsüz değil; grubun normlarına göre hareket eden bir aktöre dönüşmektedir.
Buna göre esas olarak; yolu kapatan, yüksek sesle bağıran veya kamusal alanı işgal eden bireylerin davranışı yalnızca kişisel bir tercih değil; anonimlik, grup aidiyeti, kolektif coşku ve normatif baskının birleşimiyle ortaya çıkan sosyal bir davranış biçimidir.
Hukuki açıdan Deindividuation teorisinin en önemli sonucu, bireysel davranış ile kolektif davranış arasındaki sınırın bulanıklaşmasıdır. Çünkü hukuk sistemleri esas olarak bireysel sorumluluk mantığı üzerine kuruludur. Kalabalık içinde bireyin davranışı artık tamamen bireysel iradenin ürünü değildir. Grup psikolojisi, anonimlik, duygusal yoğunluk ve normatif baskı, kişinin karar alma süreçlerini ciddi biçimde etkileyebilir. Ancak hukuk açısından davranışın başkalarının haklarını ihlal edip etmediği davranışın neden ortaya çıktığından daha önemlidir.
Modern hukuk sistemleri tam da bu noktada psikolojik açıklama ile normatif değerlendirmeyi birbirinden ayırır. Yani davranışın neden ortaya çıktığı anlaşılabilir olabilir fakat bu durum davranışı otomatik olarak hukuka uygun hale getirmez.
Toplu sevinme davranışlarının en önemli sonuçlarından biri, kamusal alanın kullanım biçimini geçici olarak dönüştürmesidir. Sokaklar, meydanlar ve ulaşım yolları, bu kolektif duygunun ifade edildiği alanlara dönüşür. Ancak bu noktada, kamusal alanın doğası gereği ortaya çıkan bir çatışma söz konusudur. Kamusal alan yalnızca fiziksel bir dolaşım zemini değil, aynı zamanda kolektif kimliklerin görünür hale geldiği sosyal bir etkileşim alanıdır. Bu nedenle toplu sevinme davranışları yalnızca bireysel coşkunun dışavurumu olarak değil, aynı zamanda kolektif aidiyetin kamusal görünürlüğü olarak da değerlendirilmelidir.
Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı anayasal güvence altındadır ve bu hak, kolektif duyguların kamusal alanda ifade edilmesini de kapsayacak şekilde geniş yorumlanmaktadır. Ancak bu hak mutlak değildir; kamu düzeni ve başkalarının haklarının korunması amacıyla sınırlandırılabilir. Daha detaylı şekilde anayasal olarak toplantı ve gösteri hakkı millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.
Türk hukuk sisteminde toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, yalnızca klasik politik protestoları değil, kolektif duygu ve düşüncelerin kamusal alanda ifade edilmesini de kapsayan geniş bir özgürlük alanı olarak yorumlanmaktadır. Bu nedenle toplu sevinme kültürü, doğrudan anayasal koruma dışında kalan sıradan bir sosyal davranış olarak değil, belirli ölçüde ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek bir olgu niteliği taşımaktadır.
Daha detaylı düzenlemeler 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ile yapılmıştır. Kanun’un çeşitli hükümlerinde güzergâh belirleme, toplantı alanı düzenleme, güvenlik tedbiri alma, kamu düzeni riskinde müdahale etme yetkisi idareye verilmektedir. Benzer şekilde 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre trafiği tehlikeye düşürmek, yolu kapatmak, konvoy nedeniyle güvenliği bozmak idari yaptırım ve para cezası sebebidir.
Esas itibariyle Türk hukuk sisteminde trafiğin kapatılmasını engelleyecek birçok hüküm bulunmaktadır. Buna rağmen şampiyonluk sevinci dahil bir çok defa yolların kullanımının engellenerek trafiğin aksatıldığı görmek mümkündür.
Peki çeşitli düzenlemelere ve yaptırımlara rağmen sevinme faaliyetine girmeyen insanlar için çekilmez olan bu durumların engellememesinin nedenin bu olayların daha az karşılaşıldığı bir ülkeyle normlarıyla karşılaştırarak bulabiliriz.
Türk kökenli çiftin düğünü için toplanan konvoya kesilen binlerce euroluk cezalar düşünüldüğünde[1] Hollanda hukuk sisteminin incelenmesi yerinde görülmüştür.
Hollanda Anayasa’sının 9. maddesinde herkesin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, gösteri ve toplantı yapma hakkının olduğu ve bunu sağlığın korunması, trafik düzeni veya kamu düzeninin sağlanmasına dönük kurallar ile kanunla düzenlenebileceği belirtilmiştir.
Hollanda hukukunda gösterilere ilişkin daha detaylı düzenlemeler ise Wet Openbare Manifestaties (Toplumsal Gösteriler Yasası) ile yapılmıştır.[2] Bu düzenlemedeki önemli hükümlerden biri, belediye başkanına tanınan yetkilerdir. Belediye başkanı toplantının yerini değiştirebilir, rota belirleyebilir, alan sınırlandırabilir, saat düzenleyebilir, güvenlik şartı koyabilir.
Her iki hukuk sisteminde de toplantı ve gösteri özgürlüğünü anayasal hak olarak tanımakta, kamu düzeni gerekçesiyle sınırlamaya izin vermekte, idareye kamusal alanı düzenleme yetkisi vermektedir. Her iki sistemde bu hakkı genel itibariyle kamu düzeni sebebiyle sınırlandırabilmektedir. Sınırlama sebeplerinde trafik konusu Hollanda hukukunda özel sınırlama sebebi olarak sayılsa da genel sınırlama sebebi olarak trafik Türk hukukunda da sınırlama sebebi olarak kabul edilebilir.
Esas olarak Türk ve Hollanda hukuk sisteminde benzer düzenlemelerin olduğu görülmektedir. Ancak Hollanda’da bu tür olaylar çok nadir görülürken Türkiye’de sık sık karşılaşılmaktadır. Bu durumda uygulama pratiğindeki farklılıklar dikkate alınmazsa, bu tür olayların gerçekleşme sıklığının hukuk sisteminden kaynaklı olmadığı söylenebilir.
Bu noktada farklılığın hangi dinamiklerden kaynaklandığının incelenmesi gerekmektedir. Türkiye’de toplu sevinmenin kültürel bir desteğinin bulunduğu söylenebilse de sorumuz toplu sevinmedeki sıklık değil sevinme sırasında topluluk dışı kimselerin haklarında meydana gelen sınırlamalardır.
Daha detaylı incelemeler yapıldığında; Hollanda’da belediyenin kutlamalar için birçok belirleme yaptığı, bu belirlemelerin toplantı yeri dışında hangi saatlerde etkinlik yapılacağı, nerede satış yapılabileceği, nerede yapılamayacağı, ses sistemlerinin yasak olduğu, acil geçiş alanlarının boş bırakılacağı, teknelerde maksimum kişi sayısı ve ihlal halinde para cezalarının ayrıca belirlendiği anlaşılmaktadır.[3]
Ayrıca Feyenoord ve Ajax şampiyonluk kutlamalarında resmî kutlama alanı belirlenmiş, Coolsingel Meydanı kontrollü etkinlik alanına çevrilmiş, toplu taşıma yeniden organize edilmiş, güvenlik planı hazırlanmış ve kalabalık yönetimi uygulanmıştır.
Türkiye’de ise büyük ölçekli kutlamalara ilişkin önceden belirlenmiş kamusal organizasyon modellerinin daha sınırlı uygulama alanı bulduğu görülmektedir.
Mahkeme ve idari süreçlerde değerlendirildiğinde Türkiye’de maç kutlamaları, düğün konvoyları, asker uğurlamaları, sokak düğünleri çoğu zaman önce gerçekleşmekte; hukuk ise müdahaleyi daha çok davranışın sonuçlarına göre değerlendirmektedir. Bu yaklaşım trafik hukukunda da görülmektedir. Örneğin 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre trafiği tehlikeye düşürmek, yolu kapatmak, konvoy nedeniyle güvenliği bozmak idari yaptırım ve para cezası sebebidir. Ancak uygulamada dikkat çeken nokta yaptırım çoğu zaman olay gerçekleştikten sonra uygulanmasıdır.
Hollanda örnekler incelendiğinde ise önceden idari koordinasyonun daha fazla uygulama alanı bulduğu görülmektedir. Özellikle belediye planlaması, alan belirleme, trafik organizasyonu, güvenlik koordinasyonu sistematik biçimde uygulanmaktadır. Hollanda’da Mahkeme süreçlerinde de belediyenin bu yükümlülülüğünü yerine getirip getirmediği ayrıca değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak Türkiye ile Hollanda arasındaki toplu sevinç ve kamusal kutlama pratiği arasındaki temel fark, çoğu zaman düşünüldüğü gibi anayasal hakların varlığında değil; bu hakların kamusal alanda nasıl yönetildiğinde ortaya çıkmaktadır. Her iki hukuk sistemi de toplantı ve gösteri özgürlüğünü anayasal güvence altına almakta, kamu düzeni ve güvenlik gerekçesiyle sınırlama mekanizmaları öngörmekte ve idareye kamusal alanı düzenleme yetkisi vermektedir. Ancak normatif düzeydeki bu benzerliğe rağmen uygulama pratiğinde belirgin farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de toplu sevinç davranışları çoğu zaman spontane biçimde gelişmekte; maç kutlamaları, düğün konvoyları veya asker uğurlamaları gibi kolektif davranışlar kamusal alanı geçici olarak dönüştürebilmektedir. Bu durumlarda hukuk çoğu zaman davranış ortaya çıktıktan sonra devreye girmekte; müdahale ise genellikle somut bir kamu düzeni ihlali, trafik güvenliği riski veya güvenlik sorunu oluştuğunda gerçekleşmektedir. Buna karşılık Hollanda’da büyük ölçekli kolektif kutlamalar çoğunlukla önceden organize edilmekte; belediyeler tarafından kutlama alanları belirlenmekte, yoğunluk haritaları hazırlanmakta, toplu taşıma yeniden planlanmakta ve crowd management protokolleri uygulanmaktadır.
Bu nedenle iki sistem arasındaki fark, özgürlüğün tanınıp tanınmamasında değil; spontane kolektif davranışa tanınan fiili tolerans düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de hukuk, kamusal spontaneiteyi belirli ölçüde absorbe eden daha reaktif bir model sergilerken; Hollanda’da hukuk, kamusal işlevselliği önceden korumaya çalışan daha önleyici ve organizasyonel bir yapı göstermektedir.

0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...