Bilmemek Masumiyet midir?

Bilmemek Masumiyet midir?

Bir gün trafikte ters şeride giren bir sürücüye öfkelendiğimi hatırlıyorum. O an öfkem yalnızca trafik kuralının ihlal edilmesine değildi. Daha çok, o ihlalin içinde taşıdığı ihtimale yönelmişti: Bir aracın karşıdan gelmesi, bir çocuğun yola çıkması, bir insanın hayatının saniyeler içinde altüst olması ihtimaline..

Eşim ise daha sakin bir yerden bakarak, “Belki bilmiyordur, neden bu kadar kızıyorsun?” dedi.

İlk bakışta bu cümle merhametliydi. Hatta insaniydi. Çünkü hepimiz bazen bilmeden hata yaparız. Yanlış yola gireriz, yanlış karar veririz, eksik düşünürüz. Fakat mesele burada başlıyordu: Bilmemek her zaman masumiyet midir? Yoksa bazı durumlarda bilmemek, bizzat ahlaki kusurun kendisi midir?

Kantçı ahlak anlayışı açısından bakıldığında, bir eylemin ahlaki değeri sonucundan çok niyetinde aranır. Kant’a göre insanı ahlaken değerli kılan şey, eylemin doğurduğu başarı ya da başarısızlık değil; o eylemin arkasındaki iyi iradedir. Çünkü sonuçlar çoğu zaman insanın kontrolü dışındadır. İyi niyetle yapılan bir davranış kötü sonuç verebilir; kötü niyetle yapılan bir davranış ise tesadüfen iyi sonuç doğurabilir. Bu nedenle ahlakı sonuca bağlamak, ahlakı şansa teslim etmek anlamına gelebilir.

Bu bakış güçlüdür. Çünkü insanı yalnızca sonuç üzerinden yargılamanın acımasızlığını gösterir. Nitekim iki insan aynı dikkatsizliği yapabilir; biri kimseye zarar vermez, diğeri ölümcül bir kazaya sebep olur. İkisinin niyeti aynıyken yalnızca sonuç farklı diye ahlaki yargıyı tamamen değiştirmek kolay değildir. Modern felsefede “moral luck” yani “ahlaki şans” tartışması tam da buradan doğar. İnsan, kontrol edemediği sonuçlar nedeniyle daha ağır biçimde suçlanmalı mıdır?

Fakat bu sorunun diğer tarafı daha rahatsız edicidir: Eğer yalnızca niyete bakarsak, öngörülebilir zararları ne yapacağız?

Bir insan “Ben kötü bir şey istemedim” diyerek her ağır ihmali hafifletebilir mi? Bir yönetici yanlış kararlarıyla milyonları yoksullaştırdığında, bir bürokrat imzasıyla insanların hayatını kararttığında, bir uzman görevini ciddiye almadığında ya da bir sürücü başkalarının hayatını riske attığında yalnızca “kötü niyeti yoktu” demek yeterli midir?

İşte konu burada trafikteki bir hatadan çıkar ve modern toplumun daha büyük meselesine bağlanır. Çünkü modern dünyada kötülük çoğu zaman doğrudan nefretle değil, sorumluluğun parçalanmasıyla ortaya çıkar. İnsan artık yaptığı eylemin bütün sonucunu görmez. Sadece kendi parçasını yapar: imza atar, form doldurur, emir uygular, rapor yazar, dosya kapatır, algoritmayı çalıştırır, “prosedür böyle” der. Sonuç büyür; fakat sorumluluk küçülür.

Hannah Arendt’in Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil adlı eserinde tartıştığı mesele tam da budur. Arendt, Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanmasını izlediğinde karşısında şeytani bir figür değil, daha çok emirleri, prosedürleri ve kariyer basamaklarını konuşan bir bürokrat gördüğünü yazar. Arendt’in tartışmalı tezi, Eichmann’ın kötülüğünün olağanüstü bir şeytani derinlikten değil, düşüncesizlikten doğduğu yönündedir.

Burada “sıradanlık” kelimesi yanlış anlaşılmamalıdır. Arendt kötülüğü küçültmez. Aksine onu daha korkutucu hale getirir. Çünkü kötülüğün yalnızca canavarca kişiler tarafından değil, sıradan görev insanları tarafından da üretilebileceğini söyler.

Arendt’in asıl ilgilendiği şey Eichmann’ın ne kadar zeki ya da aptal olduğu değildir. Asıl mesele, onun düşünme yetisini ahlaki anlamda askıya almış olmasıdır. Ben sadece görevimi yaptım cümlesi burada yalnızca bir savunma değildir; modern kötülüğün dilidir. Çünkü bu cümlede insan, kendi eylemi ile eylemin sonucu arasına mesafe koyar. Kendisini fail olarak değil, sistemin küçük bir dişlisi olarak görür.

Bu noktada Arendt’in fikrine katılmamak zordur. Çünkü modern hayat bize gösteriyor ki en büyük zararlar çoğu zaman kendisini “kötü” olarak adlandıran insanlar tarafından değil; kendi sorumluluk alanını daraltarak düşünmeyi bırakan insanlar tarafından üretiliyor. Kötülük, bazen nefretin taşkınlığından değil, muhakemenin yokluğundan doğuyor. İnsan “Ben zarar vermek istemedim” diyebilir; fakat bu cümle, “Zarar verme ihtimalini düşünmekle yükümlüydüm” gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Benim burada çözümü bulduğum yer, “ağır kusur” fikridir.

Ağır kusur, kötü niyetle aynı şey değildir; fakat ona ahlaken yaklaşır. Çünkü ağır kusurda kişi doğrudan zarar vermek istemese bile, zarar ihtimalini görmezden gelir. Bilmesi gerekeni bilmez. Düşünmesi gerekeni düşünmez. Öngörmesi gereken sonucu öngörmez. Üstelik bunu, sıradan bir bilgisizlik içinde değil; sorumluluk gerektiren bir alanda yapar.

Bu nedenle her hata kötülük değildir. Her bilgisizlik ahlaki suç değildir. Fakat yetki, güç ve etki alanı büyüdükçe bilgisizlik masumiyet olmaktan çıkar. Bir çocuğun bilmemesiyle bir yöneticinin bilmemesi aynı değildir. Bir yolcunun yanılmasıyla direksiyon başındaki kişinin yanılması aynı değildir. Bir seyircinin hatasıyla karar vericinin hatası aynı değildir.

Belki de en doğru çizgi burada kurulmalıdır: Kötü niyet, bilerek zarar vermektir. Ağır kusur ise zarar doğurabilecek bir durumda bilme ve düşünme yükümlülüğünü terk etmektir. İlki kötülüğün açık yüzüdür; ikincisi ise daha sessiz, daha gündelik, daha sıradan yüzü.

Bu yüzden eşimin “belki bilmiyordur” cümlesi hâlâ değerli bir itirazdır. Çünkü insanı hemen mahkûm etmemeyi, niyeti düşünmeyi, yargıda acele etmemeyi hatırlatır. Fakat bu itirazın da bir sınırı vardır. Bilmemek bazen affedilebilir; ama bazı durumlarda bilmemek, bilmemeyi seçmek gibidir.

Ve belki de modern ahlakın en zor sorusu şudur:

Bir insan kötü niyetli olmadığı için masum mudur, yoksa düşünmesi gereken yerde düşünmediği için zaten suçun eşiğine gelmiş midir?

GLADİUS FATİ

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ