Haklılık, Ahlaki Ussallaştırma ve Kendini Aldatma Üzerine
Bir önceki yazıda, kötü niyet ile düşüncesizlik arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışmış; insanın yalnızca doğrudan zarar verme iradesiyle değil, düşünmeyi terk ettiği alanlarla da ahlaki olarak ilişki kurabileceğini tartışmıştım. Trafikte ters şeride giren bir sürücü örneğinden hareketle başlayan bu sorgulama, zamanla Immanuel Kant’ın niyet etiğine, “moral luck” tartışmalarına ve nihayet Hannah Arendt’in thoughtlessness kavramına uzanmıştı. Yazının sonunda ise “ağır kusur” fikrinde bir tür ara çözüm bulmaya yaklaşmıştım. Çünkü ağır kusur, doğrudan kötü niyet taşımayan; ancak düşünme, öngörme ve sorumluluk yükümlülüğünü ciddi biçimde ihmal eden davranışları açıklamak için güçlü bir alan açıyordu.
Fakat mesele üzerine düşünmeye devam ettikçe, ağır kusurun özellikle toplumsal, siyasal ve kamusal sorumluluk alanlarında açıklayıcı olsa da; bireysel insan ilişkilerinde aynı ölçüde yeterli olmadığını fark etmeye başladım.
Çünkü devletler, kurumlar, yöneticiler ya da kamusal karar vericiler söz konusu olduğunda “öngörülebilir zarar”, “yükümlülük”, “ihmal” ve “sorumluluk standardı” gibi kavramlar daha net çizilebilir. Bir bürokratın, bir yöneticinin ya da bir sürücünün belirli sonuçları öngörmesi beklenebilir. Burada ağır kusur, hukuk ile ahlak arasında köprü kurabilen güçlü bir kavram haline gelir.
Ancak insan ilişkileri aynı kesinlikte ilerlemez.
Bir annenin kızının evliliğine zarar vermesi örneğini düşünelim. Burada çoğu zaman klasik anlamda bir “kötü niyet” yoktur. Anne kendisini sevgi dolu, koruyucu, hatta fedakâr olarak görebilir. Hatta çoğu zaman kendi davranışını ahlaki olarak haklılaştıracak güçlü anlatılar da üretir. “Ben sadece onun iyiliğini istiyorum”, “Ben annesiyim”, “Onu herkesten iyi tanırım” gibi cümleler, davranışın merkezine yerleşir. Fakat bütün bu öznel haklılık hissine rağmen ortaya çıkan sonuç bazen bir evliliğin yıpranması, insanların psikolojik olarak tükenmesi ve ilişkilerin yavaşça çürümesi olabilir.
İşte burada problem artık yalnızca “ihmal” değildir. Çünkü kişi çoğu zaman düşünmemiş olmaktan çok, kendi iç anlatısının içine kapanmıştır.
Fakat insanın kendisini haklılaştırma biçimi yalnızca duygusal değildir. Çoğu zaman oldukça sistematik, hatta görünürde mantıklı bir yapı taşır. İşte bu noktada mesele yalnızca “haklılık hissi” olmaktan çıkar ve ahlaki ussallaştırma problemine dönüşür.
Ahlaki ussallaştırma, insanın kendi davranışını etik açıdan sorgulamak yerine; davranışını koruyacak mantıksal açıklamalar üretmesidir. Burada kişi önce davranır, sonra davranışını taşıyabilecek bir ahlaki çerçeve inşa eder. Böylece insan yalnızca başkalarını değil, kendisini de ikna etmeye başlar.
Belki de bu yüzden insan zihni çoğu zaman gerçeği doğrudan çarpıtmaz; onu yeniden yorumlar.
Kırıcı kontrol “korumaya”, kıskançlık “sevgiye”, baskı “sorumluluğa”, manipülasyon ise “fedakârlığa” dönüşebilir. İnsan davranışının gerçek ağırlığını görmek yerine, davranışını taşıyabilecek ahlaki bir hikâye kurar. Ve çoğu zaman bu hikâyeye gerçekten inanır.
Burada problem bilinçli yalan değildir. Hatta çoğu durumda kişi kendi anlattığı şeye samimiyetle inanır. Fakat tam da bu nedenle ahlaki ussallaştırma, sıradan ikiyüzlülükten daha tehlikelidir. Çünkü insan kendi vicdanıyla arasına mantıksal bir perde çekmeye başlar.
Modern psikolojide buna yakın açıklamalardan biri “moral rationalization” kavramıdır. İnsan çoğu zaman davranışlarını ahlaki ilkelerden hareketle kurmaz; aksine önce davranır, sonra davranışını haklılaştıracak ahlaki açıklamalar üretir. Bu nedenle kişi kendisini kötü biri olarak görmediği sürece davranışını yeterince sorgulamayabilir. Hatta tam tersine, en yıkıcı davranışlarını bile “haklılık” duygusu içinde sürdürebilir.
Belki de bu yüzden insan ilişkilerindeki birçok yıkım, doğrudan kötülükten değil; kendi haklılığına aşırı inançtan doğar.
Jean-Paul Sartre’ın “bad faith” yani “kendini aldatma” düşüncesi tam burada daha derin anlam kazanır. Sartre’a göre insan bazen özgürlüğünün ve sorumluluğunun ağırlığından kaçmak için kendi gerçeğini bilinçli olmayan biçimde yeniden kurgular. Çünkü insanın kendisiyle dürüst biçimde yüzleşmesi çoğu zaman psikolojik olarak ağırdır.
Bu nedenle kişi “Ben kontrol etmek istiyorum” demek yerine, “Ben onu koruyorum” demeyi tercih eder.
Çünkü ikinci anlatı, kişinin kendisini hâlâ “iyi insan” olarak görmesini sağlar.
Fakat burada çok daha rahatsız edici bir ihtimal ortaya çıkar: İnsan, kendisini iyi biri olarak görmeye devam ederken de başkalarına ciddi zararlar verebilir.
Belki de ahlaki problemlerin en karmaşık kısmı tam olarak budur. Çünkü açık kötülük çoğu zaman daha görünürdür. Oysa ussallaştırılmış davranışlar, kişinin kendi vicdanı tarafından da korunur hale gelir. Böylece insan yalnızca davranışını değil, davranışının eleştirilemez olduğu fikrini de savunmaya başlar.
Bu noktada Emmanuel Levinas çok farklı bir etik kapı açar. Levinas’a göre etik, insanın kendi haklılığından değil; karşısındaki insanın kırılganlığıyla karşılaşmasından doğar. Yani mesele yalnızca “Ben ne hissettim?” değildir. Asıl mesele, benim davranışımın karşımdaki insanda neye dönüştüğüdür. Bu bakış açısı, ahlaki sorumluluğu yalnızca niyetin içine kapatmaz; insanın başkasındaki etkisini de düşünmeye zorlar.
Bu düşünce son derece sarsıcıdır. Çünkü burada ahlakın merkezi artık “benim niyetim” değildir. Hatta mesele yalnızca “benim haklılığım” da değildir. Asıl mesele, benim davranışımın başka bir insanın varlığında neye dönüştüğüdür.
Belki de bu yüzden: “Ben haklı mıyım?” sorusu tek başına yeterli değildir.
Çünkü insan bazen gerçekten haklı sebeplere sahip olabilir; ama buna rağmen yıkıcı davranıyor olabilir.
Bu nedenle daha ağır ve daha dürüst soru şudur:
“Ben gerçekten ne yapıyorum?”
Bu soru insanı savunmadan çıkarır. Çünkü artık mesele: niyetin saflığı değil, davranışın gerçekliği olur.
İnsan çoğu zaman davranışının kendisini değil, davranışına dair kurduğu hikâyeyi yaşar. Ve belki de ahlaki olgunluğun en zor tarafı burada başlar: İnsan kendi hikâyesini askıya alıp, kendi davranışına dışarıdan bakabilmeyi öğrenmek zorundadır.
Çünkü insan bazen kötülüğü nefretle değil; kendi haklılığına fazla inanarak üretir.
Ve belki de modern insanın en büyük ahlaki problemi, kötü olması değil; kendisini iyi görmeye devam ederken başkalarına zarar verebilme kapasitesidir.
Görüşmek dileğiyle...
GLADİUS FATİ

0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...