Anı Yaşamak mı, Anın Hakkını Vermek mi? İbnü'l-Vakt ile Carpe Diem Üzerine Bir Mukayese
Cihân ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
Harâbât ehline dûzah azâbın sorma ey zâhid
Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler
-Hayâlî Bey
İnsan, zamanı ölçmeyi öğrendiği günden beri aslında zamanı değil, kendisini anlamaya çalışmaktadır. Çünkü zaman, insanın en büyük sermayesi olduğu kadar en büyük imtihanıdır. Geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin kaygıları arasında sıkışan insan için “şimdi” daima en zor duraktır. Zira hayat, şimdilerden ibarettir.
Doğu da batı da bu hakikat farklı kavramlarla ifade edilmiştir. Batı düşüncesinin Carpe Diem anlayışı ile tasavvufun İbnü'l-Vakt kavramı bunun en dikkat çekici örneklerindendir. İlk bakışta her ikisi de “ânı yaşamak” fikrini savunuyor gibi görünse de, aynı ana bakan bu iki yaklaşımın dayandığı dünya veçhesi ve ulaşmak istedikleri hedef birbirinden oldukça farklıdır.
Bu noktada şu hususu baştan ifade etmek gerekir: İbnü'l-Vakt, Carpe Diem'in doğudaki karşılığı değildir. Her iki kavram da insanı bugüne davet eder; fakat biri bugünü insanın kişisel fırsatı olarak görürken, diğeri Allah'ın bir emaneti olarak görür. Dolayısıyla mesele yalnızca "ânı yaşamak" değil; o ânı kimin hesabına ve hangi saikle yaşadığımızdır: Allah hesabına mı, yoksa nefis hesabına mı?
Carpe Diem: Olgun Meyveyi Hasat Etmek
“Carpe Diem”, Latin edebiyatının büyük şairlerinden Horatius'un (MÖ 65–8) bir şiirinde geçen ve çoğu zaman "Günü yakala" veya "Ânı yaşa" şeklinde çevrilen meşhur bir ifadedir. Fakat burada çoğu zaman gözden kaçan önemli bir ayrıntı vardır.
Bugün "carpe" kelimesi genellikle "yakalamak" şeklinde çevrilmektedir. Oysa klasik Latincede bu fiil, olgunlaşmış bir meyveyi tam zamanında dalından koparmak, hasat etmek anlamını da taşır. Yani Horatius'un kastettiği şey zamanı hoyratça tüketmek değildir. Aksine insanın kendisine sunulan günü, olgunlaşmış bir meyve gibi çürütmeden değerlendirmesi gerektiğini anlatır.
Ne var ki modern kültürde Carpe Diem çoğu zaman "Ye, iç, eğlen; hayat kısa." anlayışına indirgenmiştir. Oysa tarihî kökeni bundan çok daha derindir.
Bu düşünce iki önemli felsefî damardan beslenmektedir:
Epikürcü yaklaşım, hayatın amacını haz olarak görür; ancak bu haz, sınırsız tüketim değildir. Epikür'e göre gerçek mutluluk; sade bir hayat, dostlarla geçirilen vakit, ölçülü yaşamak ve gereksiz arzuların peşinden sürüklenmemektedir.
Stoacılık ise Carpe Diem'i ölüm bilinci üzerine inşa eder. Stoacıların meşhur sözü olan Memento Mori ("Öleceğini hatırla"), insanı karamsarlığa sürüklemek için değil, hayatı ertelememesi için söylenmiştir. Ölümün kaçınılmazlığı, bugünün kıymetini bilmeyi öğretir.
Dolayısıyla klasik anlamıyla Carpe Diem, sorumsuzca yaşamak değil; zamanın geçiciliğinin farkında olarak hayatı israf etmemektir.
Tasavvufta İbnü’l-Vakt: Vaktin Oğlu Olmak
Tasavvuf ise aynı meseleye bambaşka bir pencereden bakar. "İbnü'l-Vakt", kelime anlamıyla "vaktin oğlu" veya "vaktin çocuğu" anlamına gelir. Tasavvuf büyükleri bu kavramla, insanın içinde bulunduğu ânın gereğini hakkıyla yerine getirmesini kastederler.
Ebu Ali ed-Dekkâk Hazretleri vakti, "kişinin içinde bulunduğu hâl" olarak tarif eder. Çünkü insan her an farklı bir hâl içerisindedir; bazen sevinçli, bazen hüzünlü, bazen sağlıklı, bazen hasta, bazen bollukta, bazen darlıkta…
Mühim olan, içinde bulunulan hâlin hakkını verebilmektir. Gerçi "hakkını vermek" iddialı bir ifadedir. Zira kemâl yalnızca Allah Teâlâ'ya mahsustur. Sübhân olan Allah'tır; nakıslık ise bizim sıfatımızdır. İnsan, eksik yaratılmıştır; bazen gaflete düşer, bazen unutur, bazen de nefsinin ve dünyanın meşguliyetleri arasında savrulur. Bu sebeple bir kulun, her vaktin hakkını eksiksiz yerine getirdiğini iddia etmesi, tasavvufun tevazu anlayışıyla bağdaşmaz. Ancak bu, gayretten vazgeçmek anlamına da gelmez.
İbnü'l-Vakt olmak, kusursuz olmak değil; içinde bulunulan ânın farkında olmak, o vaktin bizden ne istediğini idrak etmeye çalışmak ve Rabbimizin o anda bizden razı olacağı amele yönelmektir. Çünkü her vakit, kendi içinde farklı bir tecelli ve farklı bir imtihan taşır. Hastalığın vakti sabrı, nimetin vakti şükrü, ilmin vakti öğrenmeyi ve öğretmeyi, çalışmanın vakti emeği, ibadetin vakti huzuru, darlığın vakti tevekkülü, bolluğun vakti ise infakı gerektirir. İnsan, içinde bulunduğu hâlin gereğini yerine getirebildiği ölçüde vakti değerlendirmiş olur.
Bu sebeple tasavvufta mesele yalnızca "ânı yaşamak" değildir; ânın hakkını vermektir. Hatta denilebilir ki, hakkı verilmeyen bir an tam manasıyla yaşanmış da değildir. Çünkü yaşamak sadece nefes almak değildir; o nefeste yakin sahibi olabilmek, her an bir terakki içinde olabilmektedir. Vakit, saatlerin ve dakikaların akışından ibaret değildir. Her vakit, Allah'ın kuluna emanet ettiği ve sonunda hesabını soracağı ayrı bir sermayedir. İbnü'l-Vakt olan kimse, zamanı tüketmeye değil; zamanı kulluğa dönüştürmeye gayret eder. Onun için "şimdi", sadece yaşanılan bir zaman dilimi değil, Allah'a yaklaşmanın en kıymetli fırsatıdır
Mesnevî'de bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Geçip giden dün hakkındaki sözleri bırak. Yarın ise henüz gelmedi. Geçmişi de geleceği de unut; içinde bulunduğun anı zayi etme.”
Burada amaç yalnızca psikolojik rahatlama değildir. Asıl hedef, insanın geçmişin pişmanlığına ve geleceğin endişesine kapılmadan Rabbinin kendisine emanet ettiği şu anı en güzel şekilde değerlendirmesidir.
Bu hakikati anlatan güzel kıssalardan biri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'ne nispet edilir.
Bir gün dergâha kaygılı bir genç gelir. Sürekli geleceğini düşünmekte, "Yarın ne olacak?" diye endişe etmektedir.
Mevlânâ ona bir testi verir ve:
"Git, çeşmeden su doldur; fakat tek damla dökmeden geri getir." der.
Genç derviş bütün dikkatini testiye verir ve suyu eksiltmeden geri döner.
Mevlânâ sorar:
"Gelirken çarşıdaki kavgayı gördün mü?"
"Hayır."
"Peki çocukları?"
"Hayır."
"Gökyüzündeki kuşları?"
"Onları da görmedim."
Bunun üzerine Mevlânâ tebessüm ederek şöyle buyurur:
"Çünkü sen o an sadece elindeki vazifeye yöneldin. İşte İbnü'l-Vakt olmak budur."
Bu kıssa bize şunu öğretir: Tasavvufta “an”da bulunmak, hayattan kopmak değil, tam aksine insanın o an kendisinden bekleneni bütün dikkat ve samimiyetiyle yerine getirmesidir.
Tasavvuf ehline göre insanın ömrü, birbirini takip eden sayısız "an"dan ibarettir. Bu anların hiçbiri nötr değildir. Her vakit, kulun önüne bir tercih koyar. Ya nefis konuşacak, ya vicdan; ya hevâ ağır basacak, ya da ilâhî rızayı gözeten irade... Bu sebeple vakit yalnızca geçen bir zaman dilimi değil, aynı zamanda bir imtihan anıdır. Nitekim tasavvuf kaynaklarında vakit, "sâlikin içinde bulunduğu hâl" olarak tarif edilir ve her vaktin kendine mahsus bir edebi, vazifesi ve Hakk'ın o andaki tecellisine uygun bir kulluk şuuru bulunduğu ifade edilir.
İbnü'l-Vakt olmak da tam bu noktada anlam kazanır. Zira insan, içinde bulunduğu anı ya nefsinin istekleri doğrultusunda değerlendirecek ya da nefsine muhalefet ederek Allah'ın rızasına uygun bir tavır sergileyecektir. Tasavvuf terbiyesinde "nefse muhalefet", nefsi yok saymak veya meşru ihtiyaçlarını inkâr etmek değildir. Bilakis nefsin hevâ ve heveslerini ilâhlaştırmamak, arzularını vahyin ve sünnetin rehberliğinde terbiye edebilmektir. Bu yüzden, nefis terbiye edilmeden vaktin hakkının verilmesi müşküldür. Çünkü nefsin peşinden sürüklenen kimse, içinde bulunduğu ânı Allah'ın rızasına değil, kendi arzu ve beklentilerine göre şekillendirecektir.
Aslında her an, insanın iç dünyasında sessiz bir muhasebe yaşanır. Dil konuşmasa bile kalp bir karar verir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Yapılan her tercih, ya nefsi biraz daha güçlendirir ya da ruhu Allah'a biraz daha yaklaştırır. Bu sebeple tasavvufta "vakit", yalnızca kronolojik bir zaman dilimi değil; kulun Rabbiyle olan ilişkisinin yeniden inşa edildiği bir fırsattır. Gaye, vakti doldurmak değil, vakti Hakk'ın rızasıyla mâmur edebilmektir. İşte İbnü'l-Vakt olmanın özü de, her ânı bu şuurla yaşayabilmektir.
Nitekim, İbn Abbas (radıyallahu anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmekte aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit." (Buhârî, Rikâk, 1.) Demek ki vakit, tüketilecek değil, değerlendirilecek bir emanettir.
Tabi bu kolay bir husus değildir. Sevdiğim bir söz vardır: Aklım yetiyor ama gücü yetmiyor. Ancak bu husus nefis terbiyesi kalp tasfiyesi konusuna girmekte olup, belki başka bir yazımızın konusu olabilecektir.
İbnü'l-Vakt ile Carpe Diem arasındaki farka gelince ise, her iki anlayış da insanı bugüne çağırır; fakat aynı kapıya götürmez.
Carpe Diem, insanı zamanın kıymetini bilmeye davet eder. İbnü'l-Vakt ise zamanı Allah'ın emaneti olarak görmeye davet eder.
Carpe Diem'de merkez insandır. İbnü'l-Vakt'te merkez kulluktur.
Carpe Diem, “Bugünü kaçırma.” der. İbnü'l-Vakt ise “Bugünün senden istediğini kaçırma.” der.
Biri zamanı değerlendirilecek bir fırsat olarak görür. Diğeri zamanı hesabı verilecek bir emanet olarak görür.
Biri mutluluğu hedefler. Diğeri Allah'ın rızasını hedefler.
İşte iki kavram arasındaki en derin ayrım burada ortaya çıkar.
Günümüzde sıkça karşılaştığımız "mindfulness" (bilinçli farkındalık), Stoacılığın Carpe Diem anlayışı ve tasavvufun İbnü'l-Vakt kavramı, aslında aynı insanî probleme çözüm aramaktadır: İnsan ya geçmişin pişmanlığında ya da geleceğin kaygısında yaşamaktadır. Ancak sundukları çözüm yolları farklıdır. Mindfulness zihinsel dinginliği, Carpe Diem hayatın değerini, İbnü'l-Vakt ise Allah'ın razı olacağı şekilde içinde bulunulan ânın hakkını vermeyi hedefler.
Belki de bu yüzden Müslüman için mesele zamanı yakalamak değildir; zamanın şahitliğinde Rabbinin rızasını kazanmaktır.
Nitekim Yüce Allah, zamanın önemini şu yeminle hatırlatmaktadır:
“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir.” (Asr Sûresi, 1-2)
Müfessir-i izam ayetin işarî anlamını, maddi kayıplardan öte mânevî sermaye olan “ân”ın heba edilmesi olarak tefsir etmiştir. Kuşeyrî ve İbnü'l-Arabi gibi mutasavvıflara göre hüsran; tecelli-i ilahiyyeye gafil yakalanmak, vaktin getirdiği manevi yükümlülüğü o anda ifa edememektir. Nitekim, “Vakit kılıç gibidir, sen onu kesmezsen o seni keser.” düsturu tam da bu hüsrana işaret eder. Eğer insan içinde bulunduğu ânın hakkını vermezse, zaman onu nefsani vesveselerin ve vehimlerin içine çekerek ziyana uğratır. Dolayısıyla hüsran, şimdiki ânın hakikatini kaçırıp nisbî zamanın illüzyonuna kapılmanın doğrudan bir neticesidir.
Bu çerçevede Asr Sûresi, ibnü’l-vakt olan saliki geçmiş ve gelecek kurgularından sıyırarak “büyük şimdi”ye davet eder. Hüsrandan kurtuluş, bulunulan vaktin gerektirdiği mânevî hâli (sabır, şükür, rıza veya kabz/bast hali) teşhis edip onun icabına göre amel etmekle mümkündür. Vaktin oğlu olan arif, vaktini zayi etmeyerek ayette müjdelenen kurtuluş tecellisine mazhar olur. Hatta bu idrak derinleştikçe, salik vaktin kulu veya çocuğu olmaktan çıkıp, zamana yön veren ve tecellileri kuşatan “ebü'l-vakt” (vaktin babası) mertebesine adım atar.
Hak’la olunan her an bir imkân iken, bu tecelliden gafil kalınan her bir an, varlığın özünden uzaklaşmadır. İnsanın en büyük yolculuğu, zamanı durdurmak değil; kendisine emanet edilen vakti, emanet sahibinin razı olacağı şekilde yaşayabilmektir.
Ez cümle, Hakk’ın emanetine hakkını vermektedir.
Vesselam….
Alper SABAH

İlhan Köseoğlu
Geçmişin pişmanlıkları geleceğin kaygıları arasında sıkışan insan için en zor durak şimdidir Zira hayat şimdilerden ibarettir. Bir cümlede bir ömür ancak bukadar güzel anlatılabilirdi..
Recep ÖZTÜRK
Emeğine sağlık....
Günsal
Esas mesele; zamanı bencilce veya hoyratça tüketmek değil, her anı kul olma şuuruyla ve vaktin gerektirdiği sorumlulukla anlamlı kılmak. Alper Sabah'ın emeğine sağlık, ufkumuzu açan derinlikli bir analiz olmuş..
Halil
Maşallah güzel bir değerlendirme .